<****** LANGUAGE="JavaScript1.2">

İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır  ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Mehmet Akif Ersoy



   
  Buyurunuz
  Yaratılış
 

Yaradilis

     Belli bir yaştan, akıl ve muhakemenin belli bir gelişmişlik düzeyinden itibaren insan kendisini yokladığında, inanıyor (veya inanmıyor) olduğunu görür. Bütün bir hayata ve Kainat'a bu inançla (veya inanmadan) bakıyordur. Henüz ciddi şekilde sorgulamamış olduğu bu tercihinde, içinde yetiştiği aile ve muhitin rolü olmuştur şüphesiz. Fakat insan olmanın bir gereği olarak inancını sorgulamaya başladığında, ya bilgisinin muhteva ve hacmine, yaşadığı tecrübelere, Kainat'taki keşiflerine ve düşünce serüvenine bağlı olarak zaman içinde inancı destek bulur, daha da bilinçli hale gelir; ya da kişi inançsızlığa doğru kayar ve kendisini buna pişman etmeyecek bahaneler uydurmaya başlar. İşte bilimin sonuçları da inananların inancını artırdığı, inandıkları değerlerin hikmetini gösterdiği gibi, ikinci gruptakiler için de inanmama tavrını pekiştirmek için kullanılır; böylece mesela günümüzde yapılmak istendiği gibi, bilim de din yerine konabilir. 
     Aslında bilimin sonuçlarına bakarken, inanma veya inanmama gibi bir önkabulün (paradigma) kazandırdığı belli bir bakış açısıyla bakarız. Kişi önce Yaratılışı kabul eder inanırsa, kainata ve kainatla ilgili bilgilere de bu nazarla bakar. Çünkü gerek evrenin, gerek hayatın, gerekse insanın yaratılışı sebepler-üstü hadiselerdir. "Sebep" kavramının çatısı altına giren bütün süreçler daha sonra yaratılmıştır. Big bang ile ilgili olarak fizikçiler "sıfır anı ve öncesi bilimin alanına girmez" derken bu gerçeği ifade etmektedirler. "Yaratılış" Paradigmasından Evrime Bakış Bugün evrim teorisi ile ilgili tartışmalar da yukarıdaki çerçevenin dışında değildir. Önce temel bir metafizik paradigma olarak "ilk Yaratılış"ı kabul ediyoruz (bu "ilk Yaratılış" ifadesi garipsenmemeli ve "daha sonraki bütün varlık ve süreçler Yaratıcı irade dışında mı ortaya çıktı?" gibi bir soruyu akla getirmemeli. İlk Yaratılış ile daha sonraki Yaratılışlar arasında önemli bir fark var: sebepler-üstü olan ilk Yaratılış bilimin faaliyet alanına girmiyor, daha sonra varlık sahnesine çıkan bütün varlık ve süreçlerin ise sebeplerini araştırabileceğimizi, bunu yapacak akıl ve muhakemeye, dolayısıyla bu konuda hak ve hürriyete sahip kılındığımızı, Kur'an'ın ifadesi, hatta emri olarak görüyoruz). Çünkü Darwinci evrim düşüncesi nasıl peşinen (a priori) "tesadüf" denilen metafiziksel bir paradigma ortaya koyuyor, bununla bütün herşeyi ilk baştan itibaren tesadüflere veriyor ve daha sonraki süreci de bilime konu ediyorsa, biz de peşinen, bir paradigma olarak (daha doğrusu akıl, mantık ve ihtimal hesapları açısından) tesadüfü reddediyor ve (yine akıl, mantık, muhakeme ve gözlemlerimizin, Kainat üzerindeki tefekkürümüzün tabii bir neticesi olarak) her an, herşeye, her yere ilim, irade ve kudreti hakim ve hükümran olan Yaratıcı tek bir Allah'ı hem ilk Yaratılış'ta hem de o andan sonraki her yerde, her süreçte Müsebbibü'l-esbab olarak kabul ediyoruz. İnsanın, ilk Yaratılış'ı takiben, emrine verilmiş olan ve bu yüzden aklına hitap eden Kainat'ı çözmesini, ondan istifade etmesini sağlamak üzere (yine Müsebbibü'l-esbabın irade ve takdiri altındaki) her oluşumun bir sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde cereyan edebileceğini, dolayısıyla ilk Yaratılış'tan sonraki her sürecin bilime konu olabileceğini kabul ediyoruz (işte bu noktada, çok uzak bir tarihten bugüne, genellikle ihmal edegeldiğimiz bir görev olarak, Yaratılış'ı ve sonraki süreçleri de analitik yöntemlerle anlamaya çalışmak zorunda olduğumuzu bir kere daha düşünmeliyiz). Mesela tek hücreli bir canlının kendi kendine ortaya çıkması tesadüflerle açıklanamayacak kadar kompleks bir olaydır. Fakat buna rağmen, canlının adının çağrıştırdığı basitlik (tek hücre) bu olayın tesadüflere verilmesi konusunda tesadüfçüleri cüretkar kılmaktadır. Biz gerek ilk tek hücreli canlının, gerekse bütün bir hayat tarihi boyunca basitten komplekse doğru sayısız canlı türün arka arkaya dünya sahnesine çıkmasının tesadüflerin sonucu olmadığını, herşeyin bir ilim ve kudretle yaratıldığını kabul ediyoruz. Peki ama bu nasıl oldu? Yaratıcı nasıl yarattı? İlk tek hücrelilerden başlamak üzere hayat hiyerarşisinin farklı basamaklarını temsil eden daha kompleks canlılar zamanı geldiğinde (tıpkı bir sihirli değnek darbesi imajında olduğu gibi), bir anda, durduk yerde yoktan mı var edildiler, yoksa belli bir sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde, belli bir süreç içinde mi yaratıldılar? Her familya, her cins ve her tür ayrı ayrı mı yaratıldı? Yoksa tek hücreliler zamanla çok hücrelilere, onlar da daha kompleks canlılara mı dönüştü, ve çok uzun zaman ölçeğinde çok daha farklı tür, cins ve familyalar bu öncekilerden mi türediler? "Allah her canlıyı sudan yarattı. Kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü Allah her şeye kadirdir" (24/45). Bu ayet, her canlı grubunun ayrı ayrı fakat aynı hammaddeden yaratılmış olduğuna işaret ediyor. Peki ama, 3,8 milyar yıl önceki ilk tek hücreliden insanın yaratılışına kadar canlıların belli zamanlarda bir anda yoktan veya zaman içinde su gibi belli bir maddeden yaratılması, ya da yavaş yavaş öncekilerden türemesinin Allah'a inanma veya inanmama açısından ne önemi var? O dilediği mekanizmayla yaratır ve bunların hepsi de hikmetlidir; biz hemen keşfetsek de keşfedemesek de. Tek hücreliler de işe yarıyor tabiatta ve yaratılmaları sebepler açısından çok normal. Fakat daha sonra değil de ilkönce yaratılmışlar. Ortamın daha kompleks canlılar için yaşanır olması açısından tek hücrelilerin de rol aldığı bir ön hazırlık dönemi gerekiyor sebepler açısından. Tıpkı ağaçsız, çalısız, otsuz bir bölgede orman meydana getirmek istediğimizde, doğrudan ağaç dikilememesi, bunun çok uzun vadeli ve kademeli bir çalışma gerektirmesi gibi. Önce otların yetişmesi ve buranın bir çayırlık haline gelmesi, böylece toprağın kalitesinin artması, maki ve çalılık gibi daha yüksek yapılı bitkiler için elverişli hale gelmesi, daha sonra da bu bölgenin hem belli bir bitki örtüsünün varlığından dolayı buharlaşma-terlemeye bağlı olarak daha fazla yağmur alması, hem de toprağın organik maddece zenginleşip hem kalınlık, hem muhteva bakımından ağaç dikmeye hazır hale gelmesi gibi. Dolayısıyla, yoktan bir anda veya inorganik maddelerden yavaş yavaş yaratılsınlar, ya da tek hücrelilerden türesinler; çok hücrelilerin ve daha kompleks canlıların daha sonra ortaya çıkması çok normal ve mantıklı. Ve de en önemlisi, bunun tesadüflerle ne ilgisi var?!.. Tesadüfün bir mantığı ve gayesi, insanı en son ve en mükemmel bir meyve olarak meydana getirme gibi bir hedefi olabilir mi?!... Burada bütün mesele, tesadüfün yoktan bir anda bir şey yapamayacağı, fakat canlıları birbirinden türetebileceği düşüncesinin kabul ettirilmeye çalışılmasıdır. 
     Bu baskı karşısında Yaratılışçılar bu düşünceye hiçbir zaman yanaşmadılar, çünkü son aşamada, insanın da maymundan türemiş olduğu iddiasını kabul etmek zorunda kalmaktan korktular. Peki ama Yaratıcı da yaratma sebebi olarak, birbirinden türeme gibi bir mekanizma işletmiş ve insanı bundan istisna tutmuş olamaz mıydı? İnsanı bir kenara bırakacak olursak, kuş ile at, tavşan ile balina gibi, fil ile maymun gibi çeşitli canlıların çok uzak bir geçmişte aynı ortak atada birleşmelerinin, bir Yaratıcı'ya inanıp inanmama noktasında ne gibi bir önemi olabilirdi? Bunun, Yaratıcı'nın irade ve kudretine halel getirirmiş gibi düşünülmesi iki farklı uç nokta meydana getirdi. Fakat bu doğru değildi. Evet Yaratıcı yaratıyor ve zaman içinde sebeplere bağlı bazı değişiklikler de yaratıyor. Zira, Marifetullah bizi, O'nun ilim, irade ve kudretinin sadece belli anlara münhasır ve sadece yoktan var etme şeklinde tecelli etmediği bilgisine götürüyor. Kitap ve Peygamber'in ifadelerine dayanan akideye göre, O'nun sıfatları her an, çeşitli fiillerle yansımaktadır. Burada tabiatın kendisi, tabiattaki tüm kanunlar, prensipler, olaylar ve süreçler bu yansımanın görüntüleridir. Çünkü O'nun her icraatı, sıfatlarının her yansıması sebep-sonuç perdesi üzerinde olmaktadır. Dolayısıyla O'nun Yaratma işini sadece yoktan var etme şeklinde, yani bilimsel kriterlerle izah edilemeyecek sadece sebepler-üstü bir mekanizmadan ibaret görmüyoruz (fakat nedense böyle anlaşılıyor). O'nun iradesi dışında geçen bir an bile yoktur ki. Tabiatta herşey, her an, her lahza O'nun emri, iradesi ve takdiri altında cereyan ediyorsa, zaman içinde ortak bir atadan itibaren böyle farklı türlerin ortaya çıkmasının akide açısından bir problem teşkil etmesi düşünülemez. Fakat yukarıdaki ihtimali destekleyen, örneğin ortak bir atadan bütün yumuşakçaların, kedigillerin, sürüngenlerin, kuşların ve diğer bütün canlıların türediğine (dolayısıyla aynı familya içinde bile cinsten cinse, türden türe geçiş olabileceğine) dair hiçbir ardalanmalı fosil veri bulunmamıştır. Farklı familyaların birbirinden türediğini, tabiattaki bütün bir biyolojik çeşitliliğin ilk tek hücreliden itibaren geliştiğini -tıpkı bir film şeridi gibi- gösteren herhangi bir bilimsel veriden sözetmek mümkün değildir. Böyle bir veri bulunduğu takdirde, yukarıda da belirttiğimiz gibi bunu reddetmek için herhangi bir engel yoktur. Bitmeyen Tartışma İnsan-maymun tartışması da aslında adı yanlış konmuş bir tartışmadır. Bu bir insan-hayvan tartışması olmalıdır. İlk tek hücreliden itibaren sırayla bütün canlı türlerin bir an için birbirlerinden türediğini varsaysak bile, bir başka metafiziksel paradigma olarak, insanın özel ve kerim bir varlık mahiyetiyle maymundan türeyemeyeceğini, apayrı ve özel bir Yaratılışla yaratılmış olduğunu kabul ediyoruz. İnsan ile maymun arasında iç organlar ve fizyolojik fonksiyonlar bakımından benzerlikler bulunsa, genleri % 98'den daha fazla oranda ayniyet gösterse, aralarında tek bir kromozom farkı olsa, hatta yakın zamanda yayınlanan bazı bilimsel araştırma sonuçlarına göre insan, orangutan, goril ve şempanzenin gen haritasının aynı yerlerinde aynı mutasyon (pseudogenes insertions) olmuş olsa bile (ki bu, bünyelerin biyokimyasal ve genetik benzerliklerinden dolayı tabiattaki benzer etkilere benzer cevaplar vermesi olarak da düşünülebilir) bu iki canlının arasındaki, bir ile sıfır, varlık ile yokluk arasında olduğu gibi rakamla ölçülemeyen sonsuz mahiyet farklılığı, bu iki varlığın aynı ortak atadan türemiş ve evrimleşmiş olabileceğini düşünmeye izin vermiyor. Aynı şekilde, temel malzemenin aynılığından dolayı, insan ile solucanın biyokimyasal ve genetik benzerliğinin yüzde yetmişbeş düzeyinde olması son aşamada bunların arasındaki büyük farklılıkları izah etmek için yeterli değildir. Sonuçta insan sadece hayat bilimleri ile açıklanabilecek bir varlık değil. Dolayısıyla, insan dışındaki tüm canlı grupları için kabul edilebilecek ortak birer atadan evrimleşme düşüncesini insan ile maymuna taşımak durumunda değiliz. Fakat aynı mantıkla, insanı da kendi içinde evrimleşebilen bir canlı olarak düşünmek için bir engel gözükmemektedir. Farklı coğrafya ve ekosistemlerden farklı insan ırkları bunun en açık örneğidir. Kilise'nin "Yaratılış" Anlayışındaki Çarpıklıklar Batı'da yüzyıllar boyunca bilimsel tartışmalarda taraf olan yaratılışçıların bir kısmının Yaratılış felsefeleri hür düşünceden ve gözlemden uzaktı, dogmatikti; gözlemlerle uyuşmayan çok basit hükümlere bina edilmişti. Esnek bir yaklaşım sergilenmiyordu. 
    Bu siyah-beyaz mantık, bilimsel gözlem yapan kişileri ya Kitab-ı Mukaddes ya da dinsizlik seçenekleriyle karşı karşıya bırakıyordu. Kilise'ye mensup olup yaptığı gözlemlerin Kilise dogmalarıyla uyuşmadığını görünce bunu yüksek sesle ifade eden birçok kişi bu yüzden aforoz edildi, cezalandırıldı. Batı'da kilise kökenli veya değil, bilim adamları Tanrı'nın nasıl düşündüğünü anlamaya çalışırlarken, tabiatta gerçekleştirdikleri gözlemlerle, Eski Ahit'te yeralan bilgileri telif etme konusunda başarılı olamadılar. Eski Ahit'in uğradığı tahrifattan, Yaratılış ile ilgili kısımlarının ne ölçüde etkilendiğini kestirmek zor ise de, Kur'an ile yapılan karşılaştırmalar bu konuda bazı ipuçları verebilir. Fakat yine de, indiriliş sebebi farklı mukaddes bir Kitab'ın bir tabiat bilgisi kitabı olamayacağı, düşünceye kapı açan, temel espriyi veren ve sembolik bir lisan kullanan ilahi bir mesaj olduğu gözardı edilip, bilimsel gözlemlerle bire bir karşılaştırma yoluna gidilince orta yere bazı soru işaretlerinin çıkması kaçınılmazdı. İnsan tabiatta ilke arar. Sınıflandırma yapmak, bilgileri sistematik hale sokmak ister. Tabiattaki düzen, organizasyon ve ilkeler de, yani sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde gerçekleşen tüm süreçler de buna imkan verir. Yaratıcı ise koyduğu (veya her an yarattığı) genel kural ve ilkelerin mahkumu olamaz; bunu, hemen her kuralın istisnasının oluşundan anlıyoruz. Fakat, kuralların (istisnalarıyla birlikte) genel geçer oluşu, ilim, kudret ve iradenin, kısacası tesirin kurala ve sebeplere verilmesi hatasına yolaçmış, kural ile Kural Koyucu'nun karıştırılıp, bizzat kuralın kendisine ilahilik atfedilmesi hatasını getirmiştir. Kitab-ı Mukaddes yorumcularının karşısında yeralan Darwin gibi araştırmacıların zaman içinde sıkça işledikleri bir hatadır bu. Canlı türlerin tabiattaki süreçlerin tabii seyri içinde değişmediğine, değişemeyeceğine dair ilahi bir uygulamadan bahsedilmiyor kutsal kitaplarda (bilakis Kur'an'da bir nesh olayından, yani bazı insanların bir anda veya zaman içinde domuz ve maymuna dönüştüğünden bahsediliyor. Hristiyanlığın, daha doğrusu Kilise'nin sahiplenip savunduğu bilgilerin sağlıklı olmadığını düşündürten çok sayıda tarihi örnek var. Batı'da tevhid inancını zedeleyen yaygın düşüncenin tersine, Allah tabiatı yarattıktan sonra kendi başına bırakmadı. Tabiattaki bütün hadise ve değişiklikler ilahi iradenin kudret ve takdiri altında, ilahi sıfatların tecellileri olarak cereyan etmektedir. Fakat Kitab-ı Mukaddes yorumcuları tabiatta değişiklikler olduğunu kabul ederlerse, bunların sanki Allah'a rağmen meydana geldiğini kabul etmiş olacaklarmış gibi düşünmüş, ve her türlü değişiklik fikrini reddetmişlerdir. Yaratıcı bir kere harikuladeden sebepler-üstü yaratıp daha sonraki süreci belli sebeplere bağlıyor olabilir; veya, zaman içinde, yok iken bir anda yeni bir tür daha yaratabilir ve bu, mevcut türlerle hiçbir şekilde akrabalık bağı kurulmasına izin vermeyecek ölçüde yepyeni bir tür olabilir (Yaratılış'ta tabii ki temelde aynı malzeme kullanılıyor: dört temel molekül olan adenin, timin, guanin, sitozin. Adenin ile timin, guanin ile sitozin, DNA ikili sarmalında hidrojen bağıyla ikişer ikişer bağlanan baz çiftlerini oluşturuyorlar. Bu da insan aklının sebep-sonuç ve zaman münasebetini kurması için akli bir gerek, bir hayat ilkesi olduğundan, türler arasında biyokimyasal benzerlikler olması doğaldır. Dolayısıyla, akrabalık derken böyle bir ortak payda kastedilmiyor). Aralarında akrabalık ilişkisi olduğunu düşündürten yakın türler (mesela kurt, köpek, tilki gibi) tek bir ortak atadan da türemiş olabilirler, ayrı ayrı da yaratılmış olabilirler. Bu ikisinin akideyle ne gibi bir ilgisi olabilir?!.. Eğer, "insan yaratılıncaya kadar sebepler-üstü bir yaratma sürüyor, fakat insanın varolduğu bir dünyada, teklif ve imtihan sırrından dolayı sebepler-üstü yaratma olmuyor" denirse, insan kendinden önceki zamanları da araştıracağına göre, yine imtihan sırrından dolayı, akıl ve iradesinin elinden alınmaması için, sürekli olarak yoktan yaratmanın verileriyle (yani asla çözemeyeceği bir anda olan harikulade olaylarla) karşılaşmaması gerekmez mi?! Belki "kurt, köpek, tilki" örneğinde olduğu gibi, ortak bir atadan türemiş olabilecekleri izlenimini veren birbirlerine çok yakın türler sebepler-üstü değil de, tabiatın çok yavaş değişim seyri içinde farklı coğrafyalara dağılmanın veya benzer coğrafyada olsalar bile, hayat ortamındaki fiziksel, kimyasal, jeolojik ve biyolojik şartların ani veya yavaş değişiminin bir sonucu olarak ortak bir atadan farklılaşmış olabilirler. Böyle de düşünebiliriz. Ve böyle düşünmeye akide açısından hiçbir engel yoktur. Fakat bu durumda da, bugüne değin, geçiş formları denilen varlıklara ait fosil bulunamamış olması gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Türün kendi içinde geçirdiği, fakat onu o tür olmaktan çıkartmayan ve başka bir türe dönüştürmeyen değişimlerin fosiller üzerinde görülmesi ise büyük ölçüde mümkün değildir. Sadece kemikli ve kabuklu kısımların fosilleştiği kalıntılarda ayrıntıların korunması çok zor ve istisnai bir durumdur. Farklı insan ırklarının kendilerine özgü kafatası şekli, alın çıkıntısı, burun ve elmacık kemiği, omuz genişliği, omuriliğin kavisi, kol ve bacak uzunluklarının vücuda oranı, kalça ve dizkapağı kemiği bunların fosillerine de tabii ki yansıyacaktır. Fakat farklı insan ırkları farklı alt-tür, hatta varyeteler şeklinde sınıflandırılmaktadır, farklı tür şeklinde değil. Ancak, insan halen yaşayan bir türdür. Dolayısıyla fosillerle yaşayan formlar arasında yapılan karşılaştırmalar sağlıklı bir kalibrasyon yapma imkanı vermektedir. Eğer insan türü ortadan kalkmış olsaydı, sadece insan fosillerine bakarak, farklı ırklara ait insan fosillerini acaba farklı ırk çatısı altında mı toplardık, yoksa farklı tür veya alt-tür çatısı altında mı? Dolayısıyla, bugün sadece fosillerine bakarak tür veya alt-tür ayırımı yaptığımız geçmişte yaşamış morfolojik bakımdan birbirlerine yakın canlı topluluklarının aralarında türden türe geçiş şeklinde bir evrim ilişkisi olduğunu söylemenin kolay olmadığı ortaya çıkıyor. Sonuçta, esas problem paradigma konusunda kendini gösteriyor: türden türe geçişi veya türden alt-türlerin doğuşunu insan hariç diğer canlı türler için kabul ettiğimiz takdirde, inandığımız değerlerin aksine bir düşünce ileri sürüyormuşuz gibi algılanmaktan çekindiğimiz için, bugüne kadar Yaratılış'a inananlar olarak tabiattaki her türlü değişimi toptan reddetme alternatifini seçtik. Fakat farklı coğrafya ve farklı hayat sahalarının canlı üzerinde bazı kalıcı tesirleri olduğunu, farklı insan ırkları misalini vererek yukarıda belirtmiştik. Bu değişimin boyutlarının, bir türden uzun zaman zarfında farklı bir tür, farklı bir cins, hatta farklı bir familya ortaya çıkaracak kadar kapsamlı olduğunu da kabul edebiliriz. Hiçbir gözleme dayanmayan böyle bir peşin kabul ne Kitab'a, ne de akideye terstir. Fakat bir kere daha belirtelim: bugüne değin bu kabulü destekleyen hiçbir gözlem yapılmamış, hiçbir delile rastlanmamıştır. İddiayı ispat ise müddeiye aittir. İnsanın Kendine Saygısı... Diğer yandan, müdahale kavramı Batı literatürüne aittir. Aslında O'nun iradesi dışında geçen bir an bile yoktur ki, müdahaleden sözedilsin. O her an müdahildir. "Allah'a iman" gibi metafizik bir paradigma ile sebepler-üstü Yaratılış hadisesini ve tabiattaki sebeplere dayalı süreçleri anlamaya çalıştığımızda iki Kitab'ın birbirini tasdik ettiğini görüyoruz. Kuantum fiziği, moleküler biyoloji ve genetikteki gelişmeler, inanageldiğimiz "alem'in her noktasında, herşeyin, her an O'nun yaratması, iradesi ve takdiri altında cereyan ettiği" hakikatini teyit etmektedir. Dolayısıyla O'nun tabiatta hangi süreçlere genel-geçerlik verdiği, O'na olan inancımız açısından belirleyici ve önemli değildir. O neyi nasıl yaparsa güzel yapar. Hayali bir tesadüf ipine tutunan kişinin ise önce insan olarak kendisine saygısı yoktur: Çünkü o bir yandan, bilgisayarın hardware'i bir tarafa, basit bir masanın bile kendi kendine meydana gelemeyeceğini söylemekte, diğer yandan da (yeryüzünde beyin taşıyan bütün canlıların beyinleri biraraya getirilse, yeni doğmuş bir ferdinin beyni kadar değer taşımadığı) İNSAN türünün beyninin tesadüfen ortaya çıkmış olduğunu iddia etmektedir. Kendine bu kadar saygısızlık ancak bir mizaç bozukluğu ile açıklanabilir. Kainattaki bütün ilim, irade ve kuvvetin Kendisinden geldiği Yaratıcımız, Kur'an-ı Kerim'de beyan ediyor: "Ben onları göklerin ve yerin yaratılışına tanık etmediğim gibi, bizzat kendi yaratılışlarına da şahit kılmadım. Ben sapık ve saptıran kimseleri hiçbir zaman yanıma yaklaştırmam, yardımcı edinmem" (18/51). Burada göklerin, yerin ve insanın yaratılışının arka arkaya zikredilmesi, yukarıdaki tartışma açısından çok anlamlı olduğu gibi, sapık ve saptıranların O'nun yanına yaklaştırılmaması da, O'nun dilediği kişilere lütfettiği ilimden nasipsiz kaldıklarına işaret ediyor gibidir.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 1 ziyaretçi (85 klik) kişi burdaydı!
POQbum.com Graphics
POQbum.com Graphics

-----KODBUL-----

Siteme verdiğin katkılardan dolayı sayın AHMET HATİPOĞLU'YA teşekkürler

-----KODBUL-----




www.dizayn.tr.gg!
webuzmani.blogspot.com
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=